Omena Cerrahi Merkezi


FOTOĞRAFLAR

MEKAN DETAYLARI

Bursa Hastaneleri – Omena Cerrahi Merkezi

MEME HASTALIKLARI

1.İYİ HUYLU MEME HASTALIKLARI
a.MEME KİSTLERİ
Memede en sık görülen sorundur ve memedeki sıvı dolu kitleleri ifade eden bir tanımdır. Daha çok 30 yaş ile menapoz arası dönemdeki kadınlarda görülürken tek bir kist olabileceği gibi birden fazla ve farklı çaplarda kistlerden oluşan kist kompleksleri şeklinde de görülebilirler. Kistlere neden olan etkenler hakkında net bir bilgi olmamakla birlikte , kadının hormonal döngüsü ve meme kistlerinin oluşum arasında bağlantı olduğu genel bir kanıdır.
Kistler sıklıkla memenin üst-dış kadranında yer alır ancak tüm meme dokusunu etkileyebilir ve her iki memede aynı anda şikayetlere neden olabilir. Genelde şikayetler kitle hissi ve meme ağrısı (mastalji-mastodini) şeklindedir. Kanserle ilişkili olmamakla birlikte meme kistleri büyüme değişme yönünden izlenmelidir ve büyüme değişme gözlendiğinde veya hastayı rahatsız edecek büyüklükte olan kistler ultrason eşliğinde boşaltılmalı ve alınan örnekler patolojik incelemeye gönderilmelidir.
b.FİBROADENOM
Meme kistlerinden sonra memenin en sık görülen hastalığıdır.Kanser değildir ve kansere dönüşmez.Ergenlik döneminde ve genç kadınlarda daha sık görülür. Fibroadenomlar iyi huylu meme tümörleri olup yaygındırlar ve çoğu zaman elle hissedilemeyecek kadar küçüktürler. Yine de zaman zaman birkaç santimetre çapındaki büyüklüklere ulaşabilirler. Fibroadenomalar hem glandular hem de stromal dokulardan oluşabilir ve genelde 20 – 30 yaş arasındaki kadınlarda görülürler. Genellikle 2-3 cm. çapındadırlar; nadiren çok büyük çaplara ulaşarak memede asimetriye neden olabilir.Aynı memede birden çok veya her iki memede aynı anda fibroadenomlar olabilir. Muayenede sınırları düzgün, hareketli, sertçe kitleler olarak ele gelir. Kesin tanı için ince iğne aspirasyon biyopsi veya “core needle biopsy” yöntemleri uygulanır. Tedavisi büyük çapta olanlarda, memede asimetriye yol açanlarda ve patoljik inceleme (biyopsi) sonucunda gelen rapora göre gerekli görüldüğünde cerrahi olarak çıkartılmasıdır.

c.MASTİT VE MEME APSESİ
Sıklıkla emzirme dönemindeki kadınlarda , emzirme döneminde meme başında oluşan çatlaklara bağlı gelişir. Ancak emzirme döneminde olmayan kadınlarda da özellikle kortikosteroid kullanımı gibi bağışıklık sistemini etkileyen ilaç kullananlarda görülebilir. Mastit ve Meme Apsesinin bir diğer üzerinde önemle durulması gereken konusu ise , meme kanserinin nadir görülen tiplerinden biri olan “inflamatuar meme kanseri” ile karışabilmesidir. Bu nedenle mastit ve meme apsesi bulgularıyla gelen (Memede sertlik , kızarıklık, ağrı ve deride ısı artışı) olgular kanser yönünden de araştırılmalıdır.
Tedavisinde ise meme apsesi oluşmamış olgularda sadece mastit bulguları varsa antibiyotik tedavisi çoğu zaman yeterli olabilmektedir. Ancak apse gelişmiş ize mutlaka drenaj (boşaltma) uygulanmalıdır. Boşaltma işlemi ultrason eşliğinde kapalı yöntemle uygulanabileceği gibi , bazen açık cerrahi drenaj (boşaltma) da gerekebilir. Her koşulda antibiyotik tedavisi uygulanmalı ve şikayetler tamamen gerileyene kadar antibiyotik tedavisi sürdürülmelidir.

d.DUKTAL EKTAZİ
Meme başı akıntısı şikayetiyle başvuran hastalarda sıkça karşılaşılan bir durum olan duktal ektazi meme başının altındaki süt kanallarının genişlemesidir. Meme muayenesi sırasında meme başı altında sertçe bir kitle olarak ele gelebildiği gibi, sadece açık renkli , sıvı kıvamda akıntı şikayetine de neden olabilir. Duktal ektazi , oluşturduğu şikayetler ve yarattığı kitle hissi nedeniyle kanser bulguları ile benzeşmekte olup, ultrason eşliğinde değerlendirilmeli ve eğer şikayetlerde artış olursa cerrahi yöntemle çıkarılması gerekebilir.

e.INTRADUKTAL PAPİLLOM
Meme başının arkasındaki süt kanalcıklarının içinde oluşan iyi huylu kitlelerdir. Genelde orta yaşlı kadınlarda meme başı akıntısı ve memede kitle şikayetine neden olur. Oluşturduğu akıntı kanlı olabileceği gibi , sarı , koyu yeşil veya kahverengi de olabilir. İntraduktal papillom tespit edildiğinde ultrason eşliğinde muayene bulguları ve patologun önerileri doğrultusunda içinde yeraldığı süt kanalı ile birlikte cerrahi olarak çıkartılması gerekir. İntraduktal papillom iyi huylu meme hastalıkları arasında sayılmakla birlikte kanser öncülü bir lezyon olarak da bilinmektedir. Bu nedenle olguların değerlendirilerek uygun zamanda uygun şekilde müdahale edilmeleri gerekir.

f.YAĞ NEKROZU
Sert ve sınırları kesin olmayan kitleler şeklinde ele gelen yağ nekrozu , meme derisinde çekintiye de neden olarak meme kanseri bulgularıyla sıkça karışan bir iyi huylu meme hastalığıdır. Genellikle orta yaşlı , yağ dokusundan zengin , cerrahi işlem geçirmiş veya ışın tedavisi almış kadınların memelerinde karşılaşılır.Mamografide kanseri işaret edebilen mikrokalsifikasyon görüntüsü de verdiğinden yakın izlem ve değerlendirme gerektirir.Tanısında ince iğne biyopsisi veya cerrahi yöntemle çıkarılması gerekebilir.

g.FİLLOİD TÜMÖR (SİSTOSARKOMA FİLLOİDES)
Fibroadenomlar gibi iyi huylu tümörler arasında bulunan filloid tümörler çok hızla büyüyen ve büyüdüğünde meme yapısında şekil ve simetri problemi yaratabilen ancak çoğu zaman iyi huylu karakterde olan tümörlerdir. Nadiren de olsa kötü huylu (yayılan özellikte) olabilen bu tümörler , memede sertçe ve hareketli kitle veya kitleler şeklinde kendini belli eder. Ultrason eşliğinde muayenede fibroadenom benzeri bulgular gösteren filloid tümörleri fibroadenomdan ancak patolojik inceleme (iğne biyopsisi veya cerrahi yöntem) ile ayrılabilir. Tedavisinde iyi huylu olanlarda çevresinden bir miktar normal meme dokusu da çıkarılarak çoğu zaman yeterli tedavi sağlanabilir.

 MEME KANSERİ
a.ANATOMİ
Meme 2. ve 6. kaburgalar arasında göğüs ön duvarında yerleşik aksesuar bir organdır. Bebeğin emzirilmesi görevini üstlenir. Meme dokusu ayrı kanallar sistemi içeren 15-20 bağımsız bölümden oluşur. Bağımsız bölümlerin her birinin arasında destek dokuları, lenf yolları , yağ dokusu ve damar sinir paketleri bulunur ve her bir süt kanalı ayrı bir yolla meme başına açılır.
Meme göğüs ön duvarında yerleşmiş bir organ olduğundan yerçekimi etkisine ve gerekse de vücudun hormonal etkileşime bağlı olarak hayat boyunca değişime uğrar. Değişiklikler ve memenin şekillenmesinde büyüme hormonları ve faktörleri , ergenlikle birlikte de östrojen ve progesteron etkisiyle meme dokusunda büyüme ve olgunlaşma , dolayısıyla süt üretmeye hazırlık başlar. Meme 13-17 yaşları arasında süt vermeye hazır hale gelir. Süt vermeye hazır hale gelen memeden sütü salgılatan ise prolaktin hormonudur.
Hormonlar etkisiyle hayat boyu değişim gösteren meme dokusunda adet görmeye başlamayla beraber aylık değişimler de başlar. Adet öncesi yükselen hormon etkisiyle meme dokusu gerilir, adet süresince hissedilen dolgunluk hissi oluşur. Doğum sonrası ve menopozla birlikte memede yağ dokusu artar ve bu şikayetler gözle görülür bir şekilde azalır.
Meme kanseri bu anlatılan süt bezleri sistemi veya sütü taşıyan kanalcıklardan köken alır. Meme kanseri açısından meme dokusu ile birlikte anlatılması gereken bir başka sistem de memenin bağışıklık sistemini oluşturan lenfatik sistemdir. Meme lenf sistemi meme dokusundan topladığı lanfatik sıvıyı koltuk altı lenf bezlerine taşır, çok az bir kısmını da göğüs boşluğunda yeralan lenf bezlerine taşır.
Bu sistemin tespiti sayesinde meme kanseri cerrahisinin en önemli bölümünü oluşturan koltuk altı lenf bezi çıkarılması veya örneklenmesi yöntemleri geliştirilmiştir.
b.YAYGINLIK
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser tipidir. Yeni gelişen tedaviler ve erken tanı yöntemleriyle ise meme kanserinin ölümcüllüğü azalmaktadır. Yaygın bir istatistik bilgisine göre toplumda her 8 kadından birinin meme kanseri olduğu veya olacağı bilinmektedir. Ancak yaygın kanının aksine meme kanseri sadece kadınlarda görülmez. Her 100 meme kanseri olgusundan birisi erkektir.
Üzerinde durulması gereken bir başka nokta da meme kanserinin aileselliğidir. Meme kanseri olgularının ancak yüzde 10-15’i ailesel geçişlidir. Her meme kanseri olgusunda genetik bir değişim sözkonusudur ancak bunun olgudan sonraki kuşaklara taşınması olasılığı yani olgunun çocuklarında mutlak yatkınlık oluşturacağı kanısı yanlıştır. Buna karşın ailede 1. ve 2. kuşak akrabalarda meme kanseri öyküsü olması her birey için bir risk faktörüdür.
c.RİSK FAKTÖRLERİ
Bir kadında meme kanseri gelişebilmesi için bir takım risk faktörleri bilimsel veriler ışığında belirlenmiştir. Ancak yine her olguda olduğu gibi bu risk faktörlerinin tümünün bir kadında bulunması o kadında meme kanserinin mutlaka gelişeceği anlamını çıkarmaz. Meme kanseri risk faktörleri içinde en önemlisi, kadın olmaktır. Çünkü meme kanserlerinin yüzde 99’u kadınlarda oluşmaktadır.
Kadının yaşı ve yaşam biçimi meme kanseri açısından tanımlanmış risk faktörleri arasındadır. Örneğin 30 yaşından önce meme kanserine yakalanma riski 2212 kadında 1 iken, 60 yaşından önce 23 ’te 1 ve genel hayat boyu ortalaması ise 8’de 1’dir.
Yaşam biçimi olarak da bilimsel veriler batılı yaşam biçiminin meme kanseri açısında risk oluşturabileceğini belirtmektedir , bu risk faktörleri arasında geç evlenme, doğum yapmama, alkol kullanımı sayılabilir.
Bu sayılanların dışında en önemli ve günümüzün an çok tartışılan konusu ise genetik faktörlerdir. Vücudumuzda kanser oluşumunu sağlayan ve kanser oluşumunu engelleyen bir takım sistemler vardır. Bu sistemlerde yaşam boyu karşılaşılan etkenlerin etkisi veya ailede mevcut olabilen genetik bozukluklar sonucu kanserin oluştuğu gösterilmiştir. Bu sayılanlar arasında en popüler olan genetik değişimler BRCA 1 ve 2 genetik kodlarındadır. Bilimsel veriler ışığında bu bahsedilen mutasyonları (değişimleri) taşıyanlar ile taşımayanlar arasında meme ve yumurtalık (over) kanseri riskinde belirgin bir artış mevcuttur. Ancak üzerinde durulması gereken konu BRCA mutasyonları gösterilen olguların tümünde meme kanseri gelişeceği anlamı bulunmamaktadır. Aynı sonuçta; BRCA mutasyonu bulunmayanlarda da , meme kanseri gelişmeyeceği anlamı bulunmamaktadır.
Risk faktörleri içinde belki de en belirgin olanı kadının hormon dengesi ve doğurganlığı ile ilgili olandır. İlk adet yaşının erken olması (11 yaş ve altı) , menopoza geç girilmesi, 35 yaşından önce tam bir hamilelik sürecinin yaşanmamış olması veya hiç doğurmamış olmak meme kanserinde belirgin risk nedenidir.
Dışarıdan hormon kullanımı (doğum kontrol hapı veya menopozda hormon ile tedavi) ile meme kanseri arasındaki ilişki ise tam açıklanamamıştır. Bu nedenle menopoz şikayetlerini azaltmak ve menopoza bağlı kemik sistemindeki hastalıkları önlemek amacıyla kullanılan hormon ilaçları, meme kanseri risk analizi yapılmış ve düzenli takibe alınan olgularda dikkatle kullanılmalıdır.
Radyasyon ise meme kanserinin gelişimi için önemli bir faktördür. Genç yaşta herhangi bir nedenle göğüs ön duvarına ışın tedavisi almış olanlarda meme kanseri gelişme riski mevcuttur. Ancak mammografi ile meme kanseri gelişimi arasında bağlantı yoktur, çünkü mamografi işlemi sırasında alınan radyasyon dozu çok düşük düzeydedir.
Meme kanseri için en önemli risk faktörü ise bireysel bir faktör olan olgunun daha önce memesinde iyi huylu bir hastalığı olup olmadığıdır. Hücresel düzeyde bozukluk (atipi) içeren hücreler bulunan kitlelere sahip olgular meme kanseri açısında yakın takibe alınmalıdır.

d.MEME KANSERİ TİPLERİ
Meme kanseri pek çok farklı hücresel tipte karşımıza çıkabilir. Ancak genel olarak anlatmak gerekirse meme dokusunu oluşturan her ayrı birimden (süt bezleri, süt kanalları, lenf dokusu, bağ dokusu, damarlar) kanser gelişebilir. Ancak en sık meme kanseri memenin süt kanallarından gelişen invaziv duktal kanserlerdir.
Rastlanabilecek meme kanseri tipleri arasında :
-Invaziv Duktal Meme Kanseri
-Invaziv Lobüler Meme Kanseri
-Memenin Paget Hastalığı
-Tübüler Kanser
-Kribriform Kanser
-Medüller Kanser
-Müsinöz Kanser
-Apokrin Karsinom
-Mikropapiller Kanser
-Metaplastik Kanser
-Yağdan zengin Karsinom
-Nöroendokrin Karsinom
-Inflamatuar Karsinom
-Malign Filloid Tümör
-Sarkomlar
-Meme Lenfoması

e.TANI
Meme kanseri tanısını koyabilmek için kadınların meme kanserinin kendileri için ciddi bir risk olduğunu bilerek düzenli takip altında olmaları ve bu bilinçle kendi vücutlarını tanımaları önemlidir. Meme kanseri tanısında dünyada en önemli hedef meme kanserini önlemek değil erken teşhis edebilmek ve riski yüksek olguları yakından takip etmektir.

40 yaş üzerinde meme kanseri riskinden bağımsız her kadın yılda en az bir defa düzenli olarak ve mümkünse aynı merkeze veya doktora muayene olmalıdır. Meme kanseri konusunda bilinçli olan ve hiçbir şikayeti olmadan meme cerrahisi ile ilgili bir merkez veya doktor tarafından takip edilen kadınların büyük kısmının meme kanserinden ölmedikleri ve memelerini kaybetmedikleri bilimsel verilerle gösterilmiştir.

Meme kanserine , günümüz teknolojileriyle büyük ölçüde kolaylıkla tanı konulabilmektedir. Ancak tüm bu tanı ve tarama yöntemlerinin uygulanabilmesi için olgunun meme kanseri konusunda bilinçli olması ve başvurduğu merkez tarafından ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Meme kanseri erken tanısında en önemli nokta kişiye özgü takip programının çıkarılmasıdır.

Mamografi: Meme kanseri tanısında Mamografi, etkili bir tarama yöntemi olup mutlaka fizik muayene ve gereğinde ultrason eşliğinde muayene ile desteklenmektedir. Bilimsel veriler ışığında meme kanseri tanısında tarama yöntemi ve mikrokalsifikasyon gibi kanser belirteci bulguları verebilmekte ancak tek başına meme kanseri tanısı koydurucu bir yöntem değildir. Genç ve meme dokusu yoğun kadınlarda mamografi yetersiz kalabilmektedir.

Meme kanseri

Meme kanseri tanısı ancak ve ancak ultrason veya diğer görüntüleme yöntemleri yardımıyla yapılan biyopsiler (patolojik inceleme) sonucu konabilir.

Meme Ultrasonografisi: Meme kanseri tanısında etkili bir radyolojik incelemedir, kitlelerin yapısını (kistik veya solid) değerlendirmede ve biyopsi yöntemlerini uygulamada etkili yardımcı bir tetkik yöntemidir.

Meme MRI (Manyetik Rezonans İncelemesi): Meme dokusundan zengin ve genç olgularda meme dokusunu değerlendirmede kullanılır. Ancak bir tarama yöntem olmayıp sadece seçilmiş olgularda uygulanmalıdır.

Meme İnce İğne Biyopsisi: Meme kanseri tanısını koymada , deneyimli sitopatolog işbirliğiyle , kolay uygulanan ,ağrısız ve komplikasyonu çok az olan yöntemdir. Ancak uygulama , mutlaka yardımcı bir görüntüleme yöntemi eşliğinde (ultrasonografi gibi) uygulanmalıdır.

Kalın iğne (kor) biyopsisi: İnce iğne biyopsisinden farklı olarak daha kalın çapta bir iğne yardımıyla yardımcı görüntüleme yöntemi eşliğinde uygulanan ve tanı değeri oldukça yüksek bir yöntemdir. Patologun daha fazla doku incelemesi ve tanıya hızlı ulaşması için olanak sağlayan bir yöntemdir.

İnsizyonel biyopsi: Meme içerisinde şüpheli bir kitle lezyondan tanı konulması amacıyla ameliyat ile doku örneği alınması işlemidir. Biyopsi teknikleri ve uygulamalarındaki gelişmeler sonucunda kullanımı azalmaktadır.

Eksizyonel biyopsi: Meme içerisindeki süpheli kitlenin tümünün ameliyat ile çıkarılması işlemidir. Bu teknikte üzerinde önemle durulması gerekn nokta ise gelecekte uygulanması muhtemel cerrahi işlemleri engellememek ve yara izinin daha az olması için ameliyat kesisi önceden ve dikkatle planlanmalıdır.

f.TEDAVİ
Meme kanserinin tedavisi , planlı bir süreç olup birden fazla tıbbi disiplinin bir araya gelerek üzerinde hastayla beraber uzlaşarak yürütülmesi gerekir. Meme kanseri tanısı aldıktan sonra olgu, bu multidisipliner takım (meme cerrahı, plastik ve rekonstrüktif cerrah, medikal onkolog, radyasyon onkologu, meme hemşiresi, gereğinde fizyoterapist ve uzman psikolog) ile birlikte tanısı ve hastalığın evresi konusunda tartışılır. Hasta için en uygun tedavi seçenekleri hazırlanır ve hastanın önüne sunulur. Hastanın onayı alındıktan sonra hastalığın evresine göre genellikle ilk olarak bölgesel tedavinin ilk basamağı olan cerrahi işlem uygulanır. Cerrahi işlem olarak çok farklı seçenekler vardır. Memenin tümü ve koltuk altı lenf bezleri alınabileceği gibi, meme dokusunun bir kısmı ve sadece koltuk altı lenf bezlerinden örnekleme yapılarak da cerrahi işlem uygulanabilir. Son yıllarda güncel olarak uygulanan bir başka seçenek de hastanın talebi doğrultusunda planlanan ve hastanın ameliyat salonundan meme görüntüsüyle çıkmasını sağlayan onkoplastik cerrahi yöntemleridir.

Olgu meme ameliyatı aşamasını geçtikten sonra diğer tedavileri uygulanmak üzere medikal onkolog ve radyasyon onkologu tarafından takibe alınır. Ancak meme kanseri tedavisinde unutulmaması gereken en önemli konu ise tariflenen tedaviler uygulandıktan sonra olgunun bilimsel veriler ışığında planlı takibe alınmasıdır. Meme kanserli olgunun takibi , tedavinin en öneli parçasıdır. Cerrahi tedavi ve radyoterapi (ışın tedavisi) hastalığın bölgesel kontrolünü , kemoterapi ve hormonoterapi ise hastalığın sistemik kontrolünü sağlar.

Tüm bu bilgiler ışığında , hastanın önüne seçenekler sunulur ve hastanın kendi tedavisi ve takibi konusunda plana katılması sağlanır.

Cerrahi Tedavi
Meme kanserinde hastalığın köken aldığı dokuların ve onun yayılma yollarının çıkarılması bölgesel hastalık kontrolünün en önemli ilk basamağıdır. Cerrahi tedavi seçenekleri arasında iki ana uygulama mevcuttur:

 Meme koruyucu cerrahi
 Meme ve Koltukaltı lenf bezlerinin alınması ve isteğe bağlı memenin yeniden şekillendirilmesi

Meme koruyucu cerrahi:
Tümör ile birlikte tümörü çevreleyen sağlam dokunun bir kısmının da çıkarılmasını ve koltukaltı lenf bezlerinin bir kısmının örneklenmesi işlemidir. Meme koruyucu tedavi uygulamasının en önemli parçası ise ışın tedavisidir (radyoterapi). Meme koruyucu tedavi uygulanan kadınlara ameliyat sonrasında mutlak ışın tedavisi uygulanır. Bu yöntem memenin tümünü almadan ve iyi görünüm sağlayan bir yöntem olup hastalığın tipi ve evresi uygun olması şartıyla uygulanabilir.

Bu seçenek , ışın tedavisi almaya engel doku hastalığı olanlarda, birden fazla tümör odağı bulunanlarda, çok büyük tümörü veya meme büyüklüğüne göre tümör boyutu uygun olmayanlarda , gebeliğin ilk 3 ayında , daha önceden aynı bölgeye ışın tedavisi uygulanmış olanlarda ve hasta bu yöntemi tercih etmiyor ise uygulanamaz.

Meme koruyucu tedavi ve memenin tümünün alınması arasında beklenen yaşam süresi arasında hiçbir fark yoktur. En önemli fark hastada sağlanan “memenin kaybedilmemesi” sonucu ve onun yarattığı psikolojik etkidir.

Meme koruyucu cerrahide sadece tümörün memeden uzaklaştırılması bir amaç olmamalı ve ameliyat ve ışın tedavisi sonrası ortaya çıkacak kozmetik sonuç da planlanmalıdır. Seçilecek kesinin yeri ve şekli ile ameliyat sırasında çıkarılan dokunun yerine yapılacak müdahaleler önceden bu konuda deneyimli cerrahi ekiple planlanmalıdır.

Meme koruyucu cerrahide yaşam beklentisi memenin alınması ile aynı olmakla birlikte, hastalığın aynı memede tekrarlaması riski meme koruyucu cerrahide biraz daha fazladır ; ancak tekrarlayan hastalığın yaşam beklentisi üzerine olumsuz etkisi yoktur ve bu durumda memenin tümünün alınması gerekir.

Meme ve Koltukaltı lenf bezlerinin alınması ve isteğe bağlı memenin yeniden şekillendirilmesi:
Meme dokusunun ve koltukaltı lenf bezlerinin tamamının alınması işlemi (modifiye radikal mastektomi) meme kanseri tedavisinde uzun yıllardır uygulanan etkisi kanıtlanmış bir yöntemdir. Hastalığı bölgesel olarak kontrol ederek bölgesel olarak tekrar etme riskini önemli oranda azaltır.

Meme koruyucu tedavinin aksine ameliyat sonrası sadece bir kısım olguda ışın tedavisi uygulanması gerekir, mutlak bir ışın tedavisi uygulama zorunluluğu yoktur. Bu yöntemin en önemli olumsuz etkisi hastada yarattığı memenin kaybına ait psikolojik etkilerdir. Son yıllarda güncel olarak tartışılan memenin yeniden yapılandırılması (rekonstrüksiyon – onkoplastik cerrahi) teknikleri , bu olumsuz etkiyi gidererek hastada hem hastalığın daha başarılı kontrolünü hem de memenin kaybı problemini ortadan kaldırabilmektedir.

Ancak memenin yeniden yapılandırılması teknikleri her hastada uygun olmayabilir, bu konuda hasta mutlaka bilgilendirilmeli ve hastaya kendi tanısıyla ilgili en uygun cerrahi seçenekleri sunulmalıdır.

Modifiye Radikal Mastektomi ameliyatı meme dokusu ve çevreleyen cilt, göğüs ön duvarındaki kasın üstü ve koltukaltındaki lenf bezlerinin alınmasını içeren bir ameliyattır. Ameliyat yaklaşık 2 saat kadar sürer ve genel anestezi altında uygulanması gerekir. Memeyi çevreleyen cilt çıkarılacağından hastanın olası rekonstrüksiyon talebine ve kitlenin yerleşimine göre cerrahi kesi dikkatle seçilmelidir. Memenin yeniden yapılandırılmasının talep edildiği olgularda , cilt korunacak şekilde de ameliyat tekniği uygulanabilir.

Ameliyat sonrası takipte , koltukaltı ve çıkarılan meme dokusu sahasına yerleştirilen dren yardımıyla sahada biriken sıvı (seroma) alınmaya çalışılır. Seroma birikmesi kanser ile ilişkili bir durum olmayıp, vücudun ameliyata olan bir reaksiyonudur. Ameliyattan 7-10 gün sonra drenler çekilebilir ve dren çekilmesini takiben sahada sıvı birikirse , sıvının iğne yardımıyla çekilerek boşaltılması gerekebilir.

Işın tedavisi:
X ışınları kullanılarak meme kanseri ve onun muhtemel yayılım yollarının bölgesel kontrolü için kullanılan etkili bir yöntemdir. Meme koruyucu cerrahi uygulanan olgularda geride kalan meme ve koltukaltına mutlak uygulanması gerekirken, modifiye radikal mastektomi uygulanan olgularda sadece bir takım kriterler gözetilerek , seçilmiş olgularda uygulanır (Koltukaltında lenf bezi tutulumunun yüksek olduğu veya tümörün çevre dokuya yayılımının görüldüğü olgular gibi.)

Meme kanseri için yapılan cerrahi girişimden 6 ay sonraya kadar uygulanabilir. Kemoterapiyle eş zamanlı uygulanmaz ve hastaya göre uygun hazırlanmış plana göre uygulanır.

Kemoterapi:
Vücutta bulunması muhtemel kanser hücrelerini yok etmek veya büyümelerini yayılmalarını engellemek amacıyla, sistemik kontrolü sağlamak amacıyla uygulanır. İki zamanlama ile verilebilir, seçilmiş olgularda ameliyattan önce (neoadjuvan) ve/veya ameliyattan sonra (adjuvan) olarak uygulanabilir. Kemoterapi , her hasta için ayrı planlanması gereken , gerekirse tümöre ait özel duyarlılık testleri uygulanarak tespit edilen bir program dahilinde medikal onkolog kontrolünde uygulanır. Her ilaca ait yan etkiler farklı olmakla beraber , günümüz teknolojileriyle kemoterapi yan etkileri minimuma inmiştir. Işın tedavisi ile kombine ancak ayrı zamanlarda 4ila 8 kür şeklinde uygulanır.

Hormonoterapi:
Tümör hücreleri üzerinde hormonlara (Östrojen ve Progesteron) duyarlılığı gösteren birtakım belirteçler (reseptör) mevcuttur. Bu reseptörlerin durumuna göre kişiye özel planlanan tedavileri içerir. Her hasta için uygun olmayabileceği gibi her hasta için ne kadar süreyle verileceği de , her hastada ayrı planlanır.

Hormonoterapi yöntemlerinden biri de cerrahi olarak yumurtalıkların çıkarılmasıdır. Bu da seçilmiş olgularda hastaya göre planlanması gereken bir tedavi yöntemidir. Her iki (ilaçla veya cerrahi olarak) yapılan yöntemde de amaç hormon üretimini baskılamak ve çevre dokularda hormon etkilerini engellemektir.

TİROİD (GUATR) BEZİ HASTALIKLARI

a.ANATOMİ
Boyun ön bölgesinde , yaklaşık 20-25 gram ağırlığında metabolizma ve büyüme için önemli hormonları salgılayan bir iç salgı bezidir. Yerleşimi itibariyle beyni besleyen damarlar, nefes borusu , yemek borusu ve ses tellerini uyaran sinirlerle yakın komşuluk içindedir. Aynı zamanda vücut kalsiyum dengesini sağlayan paratiroid beziyle de komşuluğu vardır ve vücutta en çok kanlanan organlardan biri olduğundan cerrahisi önem ve dikkat gerektirmektedir.

b.HORMONLARI
Tiroid bezi, vücut metabolizma hızını dengeleyen ve çocukluk çağında büyüme üzerinde etkili olan tiroid hormonları (T3ve T4) ile yine kalsiyum metabolizması üzerine etkileri olan kalsitonin hormonunun salgılandığı iç salgı bezidir.

c.HASTALIKLARI
Tiroid bezi yapısal ve fonksiyonel özelliklerinde gelişen sorunlara bağlı iki ana grup hastalığı mevcuttur.

Tiroid bezinin fonksiyonlarındaki bozukluklar:
-Tiroid hormon salgılanması azalması – hipotiroidizm
-Tiroid hormon salgılanması artması – hipertiroidizm (zehirli guatr)
-Tiroid bezinin yapısal hastalıkları:
-Basit guatr (tiroid bezinin boyutunda genel bir artış)
-Guatr ve nodüller (multinodüler guatr)
-Tek bir tiroid nodülü
-Tiroid Kanserleri

Tiroid bezinin fonksiyonel bozukluklarından biri olan hipotiriodizmde , tiroid hormonlarının az salgılanması veya hiç salgılanmamasına bağlı hastada , saç dökülmesi, kilo verememe, uykuya yatkınlık, ciltte kuruluk, iştahsızlık, kabızlık, adet düzensizliği ve depresyon şikayetleri gelişebilir. Hipotiroidi, yapısal bir bozukluktan kaynaklanabileceği gibi (doğuştan tiroid bezi yokluğu) , sonradan gelişen tiroid bezi hasarına da (tiroidit gibi) bağlı gelişebilir.

Tiroid bezinin diğer fonksiyonel bozukluğu olan hipertiroidizmde ise , tiroid bezi hormonları fazla salgılanır ve zehirli guatr olarak tariflenen çarpıntı, ellerde titreme, uyku bozuklukları, kilo verme, terleme ve sinirlilik tablosu ortaya çıkabilir. Ancak hormon düzeyleri hipertiroidizm lehine bozuk ve hastada hiçbir semptom bulunmaması da olasıdır. Bu durumda subklinik hipertirioididen bahsedilir.

Basit diffüz guatr

Tiroid bezinin nodül olmadan ve homojen büyümesine diffüz guatr (endemik guatr) adı verilir. Herhangi bir nedenle ortaya çıkan iyot eksikliğine bağlı gelişir. İyot’un alımında eksikliğe sebep olan iyottan fakir diyet veya iyot bağlayan gıdaların bol tüketilmesi sonucu ortaya çıkabilir. Kanserle ilişkisi olmadığı gibi diyette yapılacak basit değişikliklerle kolayca önlenebilir ve tedavi edilebilir. (İyotlu tuz ve yağ kullanma gibi).

Multinodüler guatr

Tiroid bezinin dengesiz bir şekilde büyümesine ve içinde birden fazla nodül bulunması durumuna multinodüler guatr adı verilir. Çok sık görülen bir tiroid bezi hastalığı olup kanserle ilişkili olabilir.Genellikle hastada hormon tablosu dengededir. Sadece seçilmiş olgularda tedavi uygulamak gerekir ancak, olgular nodüllerin büyüme değişmesi yönünden düzenli aralıklarla ultrason eşliğinde muayene ve iğne biyopsileriyle takip edilmelidirler.

Multinodüler guatrda ameliyat önerilen durumlar ise; kanser şüphesi varlığı, hızlı büyüme ve değişme gösteren nodül varlığı, zehirli guatr bulguları varlığı ve hastada kozmetik sorun oluşturduğu hallerdir.

Tek tiroid nodülü

Tiroid bezinde büyüme olmaksızın veya minimal büyüme ile birlikte tek bir nodül saptandığında bu nodülün çapı, yapısı ve fonksiyonunun iyi değerlendirilmesi gerekir. Çünkü kanser veya hipertiroidi riski daha yüksektir.Tek, solid ve soğuk (tiroid sintigrafisinde hipoaktif) nodüllerin kanser içerme riski %5-20 arasında değişir.Büyük, bası yapan ve kanser şüphesi olan (biyopsi sonucu şüpheli raporlanan) nodüllerde cerrahi tedavi önerilir.

Eğer tek nodül sıcak (tiroid sintigrafisinde hiperaktif) ise toksik adenom adını alır. Bunlar büyük oranda iyi huylu tümörlerdir ve hastada zehirli guatra ait yakınmalar olabilir. Öncelikle antitiroid ilaçlar ile tablo kontrol altına alınmaya çalışılır; daha sonra ise cerrahi tedavi veya radyoaktif iyot tedavisi gerekecektir.

Tiroiditler

Tiroid bezinin bağışıklı sistemi tarafından etkilenmesiyle oluşan bazı hastalıklarını içerir. Nadiren mikroorganizmaların oluşturduğu enfeksiyöz tiroiditler de gözlenebilir. En sık rastlanılan otoimmün (vücudun kendi hücrelerine karşı bilinmeyen nedenle reaksiyon göstermesi) kökenli olan Hashimoto tiroiditidir.

Tiroid bezi fonksiyonları çok değişkenlik gösterir. Başlangıçta tiroid hormonu salgılayan hücrelerin hasarına bağlı geçici bir hipertiroidizm dönemi olabilir ancak tiroid folikül hücrelerinin hasarlanmasına bağlı olarak ilerleyen dönemlerde tiroid fonksiyonları normale döner hatta uzun dönemde hipotiroidizm gelişebilir.Gerektiğinde ilaç tedavisi ile kanda tiroid hormon seviyesinin normal olması sağlanır.

Tiroiditlerin cerrahi tedavisine gerek yoktur ancak özellikle Hashimoto tiroiditi olan hastalar gelecekte oluşabilecek kanser riski ve hormon dengesizlikleri açısından iyi takip edilmelidirler.

Graves hastalığı

Otoimmün (vücudun kendi hücrelerine karşı bilinmeyen nedenle reaksiyon göstermesi) nedenli ve hipertiroidizm (zehirli guatr) ile seyreden bir hastalıktır. Tiroid bezi diffüz olarak büyümüştür. Bu hastalıkta Hashimoto tiroiditinden farklı olarak olarak göz kürelerinin dışarıya doğru çıkık olması ve göz kapaklarının kapanamaması durumu (ekzoftalmi) görülebilir.

Hastalar öncelikli olarak antitiroid ilaç tedavisi (propisil, tiromazol gibi) ile normal hormon seviyelerine getirilirler ve sıklıkla sonrasında kesin tedavi için cerrahi (total tiroidektomi) veya radyoaktif iyot tedavisi gerekir. Aynı zamanda göz hastalıkları uzmanları tarafından değerlendirilmesi gereken hastalara göz kapağına cerrahi girişim uygulanması da gerekebilir.

Toksik multinodüler guatr

Guatr, tiroid bezinde nodüller ve tiroid hormonu salınımında artış (zehirli guatr) ile seyreden bir hastalıktır. Zehirli guatr bulguları vardır ancak Graves Hastalığındaki kadar şiddetli değildir ve göz bulguları gözlenmez.

Tedavide yine antitiroid ilaçlar (propisil, tiromazol gibi) ile başlanır ancak sıklıkla cerrahi tedavi gerekir. Hem zehirli guatrı kontrolü , hem de nodüllerin ortadan kaldırılması için cerrahi tedavi öncelikli olarak düşünülür.

Tiroid kanserleri

Tiroid kanserleri genel kanserler içinde yüzde 1-2 oranında görülen ve genelde ölümcül seyretmeyen kanserlerdendir.
Tiroid kanserleri arasında en sık görülen papiller tiroid kanseridir. Genelde iyi seyirli bir kanser olup , özellikle 40 yaşın altında, kadınlarda, çapı 4cm”nin altında olduğunda ve tiroid bezinin dışına kanser hücresi bulunmuyorsa ise tedaviden elde edilen sonuç çok iyidir .

Tiroid kanserlerinin tedavisi tiroid bezinin tamamının alınması gerekir. Hastanın mevcut tümörünün tipine göre boyun lenf nodlarının da alınması gerekebilir. Hastalığın tipine göre ameliyat sonrası hastalara radyoaktif iyot tedavisi de uygulanması gerekebilir.

d.TANI

Tiroid hastalarının çoğunda ya fazla ya da yetersiz miktarda hormon üretimi söz konusudur. Bu tip hastalarda sıklıkla guatr mevcuttur. Ancak, diğer yandan, guatrı olan pek çok hastada tiroid fonksiyonları normaldir. Bununla birlikte, tiroid bezinde nodülü olan hastaların büyük bir çoğunluğunda da tiroid fonksiyonları normal sınırlardadır. Bazı hastalarda ise nodül olup fazla miktarda hormon salgılayan tiroid bezi bulunmaktadır.

Tiroid bezinin hormonal durumunu ortaya koymak için laboratuar verilerine mutlak ihtiyaç vardır. Laboratuar testleri

•tiroid hastalığının tanısı
•tedavi altında olan tiroid hastasının takibi için mutlaka uygulanmalıdır.
Laboratuarda bakılan 3 ana parametre tiroid hastalığın tanımlama açısından önemlidir. Bunlar;

1.TSH
2.FT4 (serbest T4)
3.FT3 (serbest T3)

TSH, tiroid hastalığı şüphesi olan hastada ilk bakılması gereken parametredir. Bu test, genellikle hipertiroidi ve hipertiroidi hastasının tanımlanmasını sağlar.

Azalmış TSH düzeyleri hipertiroidizmi işaret ederken, artmış TSH düzeyleri hipotiroidizmin göstergesidir. Çok nadir de olsa, bazı ilaçlar ve bazı tiroidle ilişkili olmayan hastalıklar da TSH düzeylerinin değişmesine neden olabilir.

Normal olmayan TSH düzeyi varlığında FT3 ve FT4 tiroid hormon düzeylerine bakmak gerekir. Azalmış TSH düzeyi ile birlikte artmış FT3 ve(veya) FT4 düzeyleri hipertiroidizmi işaret eder. Bunun tam tersi durum, yani artmış TSH düzeyi ile birlikte azalmış FT4 ve(veya) FT3 düzeyi hipotiroidizm de söz konusudur.

Ayrıca hastada düşünülen öntanıya göre Tiroglobulin , Anti TPO, Anti TG , CEA, Kalsitonin testleri de uygulanması gerekebilir.

Tiroid ultrasonografisi

Ultrasonografi, ses dalgaları ile görüntü elde edilen görüntüleme yöntemidir. Tiroid hastalıklarının tanımlanmasında yardımcı olan en etkili yöntemlerden biridir. Tiroid bezi ultrasonografisi özellikle bezin boyutları, şekli ve varsa nodülün ya da nodüllerin büyüklüğü ve yapısı hakkında bilgi verir.

Radyoaktif iyot ve tiroid sintigrafisi

Tiroid hormonu üretimi için tiroid bezi iyot adı verilen maddeye ihtiyaç duyar. Laboratuar koşullarında, tanı ve tedavi amacıyla verilen ‘radyoaktif iyot’ ise aynen doğal iyot gibi tiroid bezi tarafından tutulur ve kullanılır. Tiroid bezindeki sorunu ortaya koymak için kullanılan radyasyon dozu düşük olduğu için güvenilir bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Ancak yine de hamile ve çocuk hastalara uygulanmamalıdır. Bugün, tiroid bezini görüntülemek için radyoaktif iyota alternatif olarak tiroid sintigrafisi kullanılmaktadır. Sintigrafi, tiroid bezinin boyutları, şekli ve varsa mevcut nodülün doğasını hakkında bilgi verir.

Tiroid biyopsisi

Tiroid bezinin biyopsisi oldukça yaygın kullanılmaktadır. Özellikle tiroid bezinde tek nodülü olan hastalarda nodülün doğasını ortaya koymak açısından çok değerlidir. Bu yöntem ile ince uçlu bir iğne eşliğinde tiroid bezinin normal olmayan kısmına girilerek mikroskopik boyutta hücreler örnek amacıyla alınır. Alınan örneği inceleyen patoloji hekimi, tiroid hastalığının varlığını araştırır. Bu işlem basit, hızlı, ağrısız olduğu gibi tiroid hastalığın tanısında oldukça etkindir. Her ne kadar cerrahi, tiroid nodül doğasını kesin olarak ortaya koyan yöntem ise de, biyopsi %85-90 oranında nodülün karakteri (iyi huylu – kötü huylu = kanser) konusunda fikir verir. Ancak şunu da unutmamak gerekir; tiroid biyopsisinin başarısını biyopsiyi yapan ve biyopsi örneğini inceleyen kişilerin deneyimi belirler.

Tiroid hastalıklarının tedavisi tam bir ekip işidir. Endokrin cerrah, endokrinolog, nükleer tıp uzmanı, radyolog ve patologdan oluşan beşli hasta hakkında ancak aynı dili konuşarak ve sürekli iletişim halinde kalarak en doğru kararları verebilirler. Tiroid hastalıklarının karmaşıklığı kişilere uzmanlıklarında bu daldan başka bir alanda uğraştırtmayacak kadar meşgul etmektedir ve ancak bu şekilde hastaya ve hastalığına konsantre olmak mümkündür.

e.TEDAVİ

Hastada bulunan şikayetler ve yapılan tetkiklerde ulaşılan sonuçlara göre, her hastaya özel takip ve tedavi planı hazırlanır. Tiroid hastalıklarının tedavisi genel cerrah, nükleer tıp ve endokrinoloji uzmanının ortak çalışması ile yapılır.

Tiroid bezinden hormon salgılanması ile ilgili bir sorun varsa öncelikle bu durumun düzeltilmelidir. Hipotiroidizmi düzeltmek için dışarıdan tiroid hormonu vermek gerekir. Hipertiroidizm (zehirli guatr) varsa antitiroid ilaçlar ile (propisil, tiromazol gibi) hastanın tiroid fonksiyon testleri normale getirilmeli ve daha sonra gerekiyorsa cerrahi tedavi veya radyoaktif iyot tedavisi planlanmalıdır.

Tiroid bezinde ameliyat gerektiren durumlar ise:

■Tek soğuk (tiroid sintigrafisinde hipoaktif-aktivite göstermeyen) tiroid nodülü
■Multinodüler guatr (Guatr ve çok sayıda nodülün bulunması)
■Planjon veya Retrosternal guatr (göğüs boşluğuna doğru büyümüş olan)
■Hipertiroidizm (zehirli guatr) ile seyreden;
•Graves hastalığı
•Toksik multinodüler guatr
•Toksik adenom
■Tiroid bezi kanserleri

Cerrahi Tedavi Tekniği:

Tiroid bezine yapılacak ameliyatın şeklini hastalığın tanısı belirler. Örneğin tek tarafta şüpheli bir nodül varlığında nodül bulunan tarafa cerrahi işlem uygulanması yeterli olacaktır. Ancak gelecek patolojik incelemenin sonucuna göre ek ileri cerrahi girişim veya tedavi de uygulanabilir.

Temel prensip hangi tarafta operasyon yapılıyorsa o taraftaki dokunun tamamının veya tamamına yakınının çıkartılmasıdır.

Tiroid bezi kanserlerinin cerrahi tedavisinde de çoğu zaman total tiroidektomi (tiroid bezinin hepsinin çıkartılması) yapmak gereklidir. Her tiroid ameliyatında olduğu gibi bu ameliyatlarda da ses kısıklığı sorunu veya kalsiyum düşüklüğü sorunu ile karşılaşılabilir. Tiroid kanserlerinin tedavisinde , tümörün tipine ve yaygınlığına göre boyunda yer alan lenf bezlerinin de çıkartılması gerekebilir.

Tiroid bezinin tamamı çıkartılırsa, ameliyat sonrası kişinin hayatını sürdürmesi için gerekli olan tiroid hormonunu dışardan ilaç olarak vermek gerekir. Tiroid hormon ilaçları doktor kontrolünde doz ayarlaması yapılarak kullanıldığında güvenli ilaçlar olup gebelik durumunda da güvenle kullanılabilirler ve doğru dozda kullanıldıklarında hiçbir yan etkileri yoktur.

CİLT KANSERLERİ

Güneş ve Cildiniz

Güneşin yaydığı ultraviyole (UV) ışını, cilt kanserlerinin başlıca nedeni olma dışında , D vitamininin de en iyi doğal kaynağıdır. Güneşin vereceği zararlardan kaçınmak için belirtilen beş önlemi uygulamanızda fayda olacaktır:

1- Cildinizi mümkün olduğunca örten güneşten koruyucu özellikte giysiler giyin

2- SPF 30 ve üzeri (Koruma faktörü 30 ve üzerinde) güneş kremi sürün – geniş spektrumlu (UV A ve B korumalı) ve suya dirençli olmasına dikkat edin. Dışarı çıkmadan 20 dakika önce her iki saatte bir kremi yenileyin. Güneş kremi hiçbir zaman güneşte kaldığınız süreyi uzatmak amacıyla kullanılmamalıdır.

3- Yüzünüzü, başınızı, boynunuzu ve kulaklarınızı koruyacak şekilde bir şapka giyin.

4- Gölgede durun

5- Güneş gözlüğü kullanın.

Mayıs ve Eylül ayları arasında saat 10.00 ile 15.00 arasında daha çok dikkatli davranılmalıdır. Kar gibi güneş ışınlarını fazlaca yansıtan bölgelerde ve uzun süre dışarıda kalmamak kaydıyla güneşten korunma genelde gerekmemektedir.

Çocukların etkin şekilde güneş ışıklarından korunması :

• Erişkinler deri tiplerine göre farklı koruyan faktör içeren ürünler kullanırlar, ancak çocuklarda deri tipine bakılmaksızın yüksek faktörlü ürünler kullanılmamalıdır.f

•Çocuklar açık havada oynadıkları için daha uzun süre güneş ışınlarının etkisi altında kalırlar. Bu nedenle deri tipine bakılmaksızın güneşten koruyan yüksek faktör içeren ürünlerin uygulanması gerekir.

•Korunma yönteminin giysilerle (açık renk şapka ve tişört vb.) desteklenmesi gerekir.

•3 yaşın altındaki çocuklar kesinlikle korunmasız güneşin altında bırakılmamalıdır.

•Deriye yeterli miktarda ve kalınlıkta sürülmelidir. Güneşten koruyan ürünler deriye eşit miktarda yedirilerek ve gerekirse; sık havuza veya denize girmek, havlu ile kurulanmak ve terlemek gibi durumlarda gün boyunca uygulanmalıdır.

•Ailede okul çağına gelen çocuklara güneşten korunma yöntemleri anlatılmalı; güneşten koruyan ürünleri kullanmaları ve uygun giysileri giymeleri sağlanmalıdır.

•Çocukların su kayıbını önlemek amacıyla yeterli miktarda su içmeleri sağlanmalıdır.

UV neden önemlidir ?

Cilt kanseri , cilt hücrelerinin hasar görmesi ve UV ışınlarının cilde işlemesi sonucunda oluşur. Hafif veya ciddi her türlü güneş yanığı , ciltte sürekli veya düzelmeyecek tahribata neden olur ve yaşamın ileri dönemlerinde ortaya çıkabilecek cilt kanserine temel oluşturur. Daha fazla güneş yanığı kanser riskini daha da arttırır.

Derinin erken yaşlanmasından (fotoyaşlanma) nasıl korunulur?

Erken yaşlarda güneş ışınlarından korunma yöntemleri ve güneşten koruyan ürünler bilinçli uygulanmalıdır. Özellikle yaşamın ilk 18 yılı içinde güneşten koruyan yüksek faktörlü ürünlerin düzenli kullanımı derinin fotoyaşlanmasını önemli oranda azaltmaktadır.

Vitamin D

Vitamin D , kanda kalsiyum düzeyini kontrol eden bir hormon türüdür. Sağlıklı kemiklerin oluşması ve korunması için gerekli olup, en çok cildimizin güneşin UV ışınlarını alması yoluyla sağlanır. Vitamin D ayrıca balık ve yumurtada çok az miktarda doğal olarak bulunur. Margarin ve bazı tür sütlere de vitamin D eklenmektedir. Ancak, yalnız beslenme yoluyla Vitamin D almak zordur.

Türkiye’de Cilt Kanseri

Türkiye’de istatistiki bilgiler net olmamakla birlikte özellikle kliniğimize başvuran cilt kanseri vakalarında ciddi bir artış gözlemlemekteyiz. Özellikle stratosferik ozon tabakasındaki hasarın sıkça tartışıldığı günümüzde , cilt kanserlerinde artışın gözlemlenmesi de doğal bir sonuçtur.

Deri Kanserleri

Benlerden kaynaklanan veya direkt olarak ben şeklinde başlayan melanom dediğimiz deri kanserleri giderek daha sık görülmeye başlanmıştır. Deri kanserleri melanomlar ve melanom dışı olarak iki ana gruba ayrılırlar. Melanom dışı deri kanserleri olan bazal hücreli karsinoma ve skuamoz hücreli karsinoma melanomalardan daha çok görülmesine karşılık daha az tehlikelidir ve nadiren hayatı tehdit ederler.

Eskiden az görüldüğü düşünülen malign melanom oranı son yıllarda çarpıcı biçimde artmıştır. ABD’de yapılan istatistiklerde,bir kişide melanom gelişme riski 1930’larda 1500’de bir idi.1996’da yapılan istatistiklerde ise bu oran 87’de 1 olmuştur, Avustralya’da ise 15-45 yaş arası kanserlerin en sık rastlananı malign melanom ‘dur. Günümüzde ise her 75 kişinin birinde melanom oluşacağı öngörülmektedir.

Melanomlarda metastaz yapma potansiyeli ve bu hastalığa bağlı ölüm riski tümörün yayılma derecesi ile ilgilidir. Melanomun tanı ve tedavi edildiği andaki tümörün kalınlığı çok önemlidir. Derinin üst tabakası ile sınırlı melanomlarda iyileşme olasılığı % 99’un üzerindedir.Tümörün deri içindeki kalınlığı 0,75mm’den ince olanlarda beş yıl sağ kalma olasılığı % 98’in üzerindedir, bu nedenle melanomlarda erken tanı ve tedavi çok önemlidir.

Benler ve melanomlar normalde deri içinde bulunan ve melanosit denilen bir hücreden kaynaklanmaktadırlar. Melanosit, melanin denen pigmenti üretir,bu da derinin renklenmesini sağlar. Melanositler normalde tek tek dizilmelerine karşılık benlerde ve melanomlarda hücre toplulukları şeklinde bulunurlar.Benler derinin üst,alt veya her iki tabakasında toplanmış melanosit hücrelerince oluşturulurlar. Hücrelerde normal yapılanmanın kontrol dışı kalması nedeniyle melanomların özellikleri değişir ve büyüyerek asimetrik,sınırları düzensiz ve gelişigüzel renklenme oluşturacak bir yapılanma oluştururlar.Bu oluşumlar,tipik olarak değişim göstermeyen, simetrik, sınırları belirgin ve tek renkte olma eğilimi gösteren iyi huylu benlerden tamamen farklı yapılardır. Melanositlerde bu değişiklikleri özellikle ultraviyole ışınları, yani aşırı güneş, solaryum ve X ışınları oluşturmaktadır.

Derinin melanom yönünden incelenmesinde öykü çok önemlidir. Yeni oluşan benler ya da önceden var olan benlerde büyüklük, biçim, renk veya duyu ile ilgili değişiklikler çok önemlidir.Melanomların yarısı ilk olarak kişinin kendisi tarafından farkedilir. Kişiler benlerdeki boyut ve/veya renk değişiklikleri, kanama, hassasiyet, ağrı ve kaşınma gibi değişikliklerle doktora başvurabilirler. Ailede melanom veya melanom dışı deri kanseri öyküsü olup olmadığı da önemlidir.

Ben muayenesinde bütün deri yüzeyi incelenmelidir. Melanom güneşten korunan bölgeler dahil, derinin herhangibir yerinde görülebilir. Saçlı deri,ağız içi, tırnak altları, ayak parmaklarının arası dahil tüm deri incelenmelidir.

Aslında her insanda benler vardır,ancak ne bu benlerin hepsi melanomdur ya da melanoma dönüşecektir, ne de bu benlerin hepsine biyopsi gerekmektedir.

Melanom gelişme riski yüksek olan kişiler şöyle sıralanabilir:

-Vücudunda 50’den fazla ben olanlar

-Benlerinin çapı 5mm’den büyük olanlar

-Çilli kişiler

-Açık renk ten rengi olanlar

-Sarı veya kızıl saçlılar

-Güneşte kolay yananlar

-Mavi gözlüler

-Birden çok displastik beni olanlar. Displastik nevüsler yani benler,5mm’den büyük çapta,değişik pigmentasyon alanları olan,düzensiz şekilli,asimetrik ve sınırları belirsiz benlerdir.

-Çocukluk veya ergenlik çağında en az iki kere aşırı güneş yanığı geçirme öyküleri olanlar

-Birinci derece yakınlarında melanom öyküsü olanlar.

Benler ile melanomların ayrılmasında ve biyopsi kararının alınmasında bazı kriterler uygulanır.

Bunlar:

A- Bende asimetri olması,yani benin ortasından geçen bir çizgi ile ayrılan iki yarısının birbirine benzememesi.

B- Ben sınırlarının düz değil de düzensiz ya da girintili çıkıntılı olması

C- Bendeki renklerin birden fazla tonda olması,alacalı pigmentasyon olması

D- Benin çapının 6 mm’den fazla olması (pratik olarak kurşun kalem silgisi çapından daha büyük olması)

E- Benin deri yüzeyinden kabarık olması, şeklinde oluşturulmuş kriterlerdir.

Günümüzde benleri bilgisayar ortamında büyüterek görüntüleyip her kişi için vücut haritalaması yapan ve bu şekilde daha iyi tanı,tedavi ve özellikle takip olanağı sağlayan cihazlar geliştirilmiştir. Kliniğimizde “Bilgisayarlı Dermatoskopi” uygulaması ve vücut haritalaması işlemleri yapılmaktadır.

Melanom olduğundan şüphelenilen bir bende tanı biyopsi ile konur.Biyopsi sonucu melanom olarak gelirse hastaya vücut taraması,lenf bezlerinin de çıkartılması ve ek tedavi yöntemleri uygulanması gerekebilir.

Özet olarak malign melanom giderek görülme sıklığının artması beklenen,erken tanı ve tedavi yapılmaz ise ölümcül sonuçlara yol açabilen bir kanser türüdür.Riskli benlerin önceden alınması,eğer melanom varsa erken tanı ve tedavi yapılması hayat kurtarıcı olmaktadır.Bu nedenle herkes aşırı ultraviyole yani güneş ışığından kaçınmalı,güneşlenme konusunda uzmanların uyarılarına dikkat etmeli,vücudundaki benlere ve bunlardaki değişikliklere karşı duyarlı olmalıdır.

MEKAN YORUMLARI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir



Google Maps'te aç - Yol tarifi al




Yeni Yalova Yolu 4km. BUTTİM K.12, D.1635 Osmangazi / BURSA
Tel: 0532 407 21 96 - 0224 250 50 00
3dbursa [at] gmail.com
Bursa Panorama
www.3dbursa.com - Tüm hakları saklıdır.
Panoramik kent tanıtım portalı
facebook twitter google rss